Kuzey Filipinler’ 16

Tacloban şehrinden Filipinler’ in başkenti Manila’ ya uçtum, istikamet Kuzey Filipinler. Maviye gözüm doydu adalarda, biraz da yeşillenelim dedim. Hiçbir zaman plan yapmadım doğru düzgün ama düşler defterim hep doluydu. Pirinç tarlaları, küçük köyler, şelaleler, 98’lik dövme artisti Apo Whang Od Teyze mutlaka görmek istediklerimdendi, devamı zaten yolda şekillenirdi. Uzun Asya seyahatimde yolun sonu hiçbir zaman belli değildi, ben yolda olmaktan keyif alıyordum, yolun sonu zaten keyifle geliyordu. Ne öğrendiysem yolda öğrendim, kimi tanıdıysam yolda tanıdım.

Manila’ da otogara gittim ama ben holyweek diyeyim sen mübarek hafta diye adlandır canısı, her yer nasıl tıklım tıklım! On günlük Ramazan Bayramı tatilinde Esenler Otogarına düştüm sandım! Öylesi bir ortamda ve yoğunlukta biletsizim, hava kararmak üzere ve Manila’ da fazladan bir saat bile durmak istemiyorum. Rochelle, yakın arkadaşı Rau’ yu aradı ve kıyamam Rau beni karşıladı, iki üç otogar gezdik, bi minübüs buldu beni Baguio’ ya götürmesi için. Yani inşallah götürür gideceğim yere, bayram ağzı yollarda helak olmam umarım diye geçiriyorum içimden. Minibüsteki tek turist benim. Kalacak yer de ayarlamadım, bulurum nasılsa diyorum ama bayram olunca her yer de doludur. Bi bakayım telefondan diyorum, yolda internet çekmiyor, şarjım bitiyor. Bu sırada şoförle muhabbet ettik, adı Rancy, psikoloji okumuş, iş bulamayınca polis ofisinde çalışmaya başlamış, haftanın iki üç günü de şoförlük yapıyormuş. Freud, Lacan, Winnicott derken Baguio’ ya vardık gece yarısı. Rica ettim beni bildiği birkaç hostele götürdü oda bulabilmem için ancak belli ki mümkün değil yer bulmam. Yollar, caddeler insan seli, çünkü burada çok mühim bi kilise varmış, holyweekte buralar dolup taşarmış. N’apsam derken,  Rancy istersen minibüste sabahın olmasını bekleyebilirsin dedi. Dışarısı buz gibi. Kuzey diyorum, dağlar, ormanlar diyorum. Üzerime beş tane tişört giydim, bir de incecik hırkam var, havlumu da omzuma attım ısınayım diye. Hey yavrum hey! N’oldu Nişantaşı kızına:D Neyse ki 7/24 açık marketler var, kahve aldım, minibüsün en arkasında kafamı cama dayadım, hülyalara daldım, derken sabah oldu. Tek bir isteğim var, sıcak duş, temiz kıyafetler. Rancy, yine beni birkaç hostele götürdü yer sormak için ama cıks, hala yer yok. Peki dedi, gel kahvaltı yapalım. Duş almak istersen de parasını verip duş alabileceğin yerler var- bizdeki hamamlar gibi ama daha küçük yerler-, temiz hem de, gider, duş alır kendine gelir sonra plan yaparsın. Kahvaltı her zaman en iyi plan zaman benim için. Artık bana gına gelen pilavlı omletli kahvaltıdan yaptık. Bu arada çok kilo almaya başladığımı hissediyorum ama hep çok rahat kıyafetler giydiğimden rahatsız etmiyor. Düzenli spor yapmayı özlediğimi fark ediyorum. Düzensiz- plansız- bir gezgin olarak düzenli spor yapmak çok uzak geliyor. Bu senelik böyle olsun bakalım diyorum, toparlarım.

Kahvaltıdan sonra duş alacağım yere gidiyoruz. Soğuk duş 25 peso- 1,5 tl-; sıcak duş 50 peso! Canısı ordan 50lik bi bilet ver, parası neyse şu sıcak suyun, içimiz ısınsın:) Yarım saat sonra sıcacık duşumu almış, temiz kıyafetlerimi giymiş bir şekilde yeni güne hazırdım. Rancy beni çok bilinmeyen vintage mağazalara götürdü. İpek gömlekler aldım. Tanesi 4 tl’ ye filan denk geliyor, öyle güzel böyle şık gömlekler 🙂

Mines View Point-  At benden daha güzel çıkmış 😀

Baguio’ nun ünlü bi fast food zinciri var: JolliBee. Burger King, Mc Donalds ayarında. Hiç sevmem ancak bir çılgınlık yapayım dedim, aylardan sonra pilav ve yumurtadan başka bir şey yiyeyim diye. Saat hala gün ortasını gösteriyor. Burada konaklamanın gereksiz olduğuna karar veriyorum, gece son otobüsle daha kuzeye geçmeye karar veriyorum. Öğleden sonra da Mines View Point ve Camp John Hay diye bir yerler varmış oraya giderim dedim ve tricycle-bisikletdolmuş sırasına girdim. O dolmuşta üç kişiyle tanıştım, birlikte tatil yapıyorlarmış. Jeff ve Leiz yirmili yaşların başlarında, Arees elli yaşında. Tanışıp konuştuk, o akşam pirinç tarlalarını görmek için yola çıkacağımı söyleyince Arees de bana katılmak istediğini, Filipinli olmasına rağmen oraları hiç görmediğini söyledi. Akşam birlikte otobüse binip sabah gün doğumunda Banaue’ deki People’s 7 Cafe’ de gün doğumunu izlerken kahvelerimizi içtik. Banaue ve Batad Pirinç Tarlaları UNESCO Dünya Mirası listesinde yer alıyormuşmuş ve bu tarlalar iki bin evet 2000 yıl önce Ifogao kabilesi tarafından işlenmeye başlamışmış, el emeği göz nuru Filipinler’ in gururuymuş. Hani İspanyollar  Filipinler’i üç yüz küsür yıl sömürge olarak kullanmıştılar ya, onlar da bu pirinç tarlalarına cennete çıkan merdivenler demişler. Oysa cennet için yukarıya çıkmaya gerek yok, cennet gözümün önünde, cennet ayaklarımın altında, avuçlarımın arasında!

jj.jpg
Ayşecik Harikalar Diyarında

 

img_0169img_0182

12920484_10153875520837891_8331365008228005905_n

img_0204

img_0056

Sıkı bir yürüyüş yapmak, tarlaların arasında dolaşmak ve yolun sonunda Tapiana Şelalesi’nde piknik yapmak için yine yollardayız. Dünyayla tüm ilişkimin kesildiği, cennete düştüğümden adım kadar emin olduğum saatler geçiyor.

Toplamda altı saatlik bir yürüyüşten sonra pilim bitiyor, önüme çıkan ilk hostelde oda tutuyorum ve derin bir uykudan sonra yeni güne yeni planlarla uyanıyorum. Plan daha da kuzeye çıkmak ve Buscalan Köyüne ulaşmak. Daha önce adından bahsettiğim 98 yaşındaki dövme artisti Apo Whang Od’ u görmek istiyorum. Acaba dövme de mi yaptırsam? Aman Ayşe öyle hadi dövme yaptırayım deyince dövme mi yaptırılırmış!!(Yaptırdı.).

Ay Buscalan’ ı batsın demek istiyorum diyemiyorum, ne yol bitiyor ne beklemek. Ne derdimi anlatabiliyorum ne de anlatılanı anlıyorum. Ulaşacağım köyde hostel, otel hiçbir şey yok. Internetten Charlie diye bir adamın numarasını buluyorum. Apo’ yu görmeye gelenleri Charlie evinde ağırlıyormuş ve rehberlik ediyormuş. Dağın başı, köyün biri.  Ölürsem bu köyün yağmurunda yıkanırım artık n’apalım dedim. Köy otobüsüne bindim. Charlie geleceğimi biliyor mesaj attım ama son mesajıma cevap vermedi. Hava da kararıyor. O köy kimin köyü? Gitmese miydim, görmese miydim? Ay yok bu kadar yaklaşmışken vazgeçemezdim. Otobüsteki tek turist benim. Charlie’ yi diyorum, tanır mısınız a dostlar? Hepsi yüzüme bakıyor, gülüyor. Charlie diyorum, tattoo diyorum ki bi kadın biniyor köy otobüsüne ben Charlie’ nin karısıyım, birlikte gideriz eve, diyor! Yine dört ayak üstüne düştüm, beni gidi köfte beni 🙂 Umarım gerçekten de Charlie’ nin karısıdır!

Köy otobüsü dönüp dolaşıyor dağ tepe aşıyor, hava kararmaya başlıyor ve Buscalan Köyü’ ne yakın bir yerde iniyoruz. Motora binip daha yukarılara tırmanıyoruz. Tii (Charlie’ nin karısının adı- onun söylediği ve benim anladığım kadarıyla) beni eve götürüyor ve sonunda Charlie ile tanışıyorum. Benim gibi Apo’ yu görmeye gelen, hatta özellikle dövme yaptırmaya gelen Filipinli Chai ve Amerikalı John ile tanıştım, onlar da burada kalacak, sabah erkenden kalkıp hep birlikte Apo Whang’ ın evine gideceğiz. Bu arada köye girerken herkese numara veriyorlar. Veriyorlar derken ne bir kağıt ne bir jeton. Sen sabahtan beri köye Apo için gelen dördüncü kişisin, sorarlarsa numaran diyor, o kadar 😀

img_0013
Geldiğimi duyunca uyanmış:)

Charlie’ nin Eşi Tii ve Oğlu

img_0042img_0209

ch.jpg
Vee karşınızda Charlie!

 

img_0020
İlk ve son akşam yemeği

Charlie bizi çok güzel ağırladı, yıllardır yerli -yabancı turistleri ağırlıyormuş evinde. Hep birlikte yemek yedik, köyün gençleri de geldi, zaten köyde toplamda 15 ev var, yok. Kağıt oynadık hep birlikte, dövme kataloğuna baktık. Katalog demem sizi yanıltmasın, kağıt üzerine el çizimi kopyalar, başka insanların yaptırdığı dövmelerin resimleri, Apo’ nun konu olduğu dergilerden sayfalar…

                                                                               Apo Whang Od

Sabah erkenden uyanıp Apo’ nun evine gittik. Apo, yeğeni ve torunu. Apo master, yeğeni young master, torunu grandmaster diye anılıyor. Biz dövmemizi özellikle Apo’ nun yapmasını istiyoruz. Apo Whang Od vücudunun her noktasını saran dövmeleriyle, minicik bedeni ve tüm ihtişamıyla karşımızda. Apo, Kalinga bölgesinde bin yıldır süren dövme,yerli adıyla batok, geleneğinin son temsilcisiymiş ve Filipinler’de Yaşayan Milli Değerler Ödülü’ne aday gösterilmiş. Eskiden her köyde bir dövme ustası varmış da Kafatası avcıları savaşa hazırlandığında tılsım olarak kırkayak çizilirmiş vücutlarına. Avlarıyla döndüklerinde ise bir kartal ile kutlarlarmış zaferlerini. Kızlar evlenmeye hazır olduklarını göstermek için vücutlarını dövmelerle süslerlermiş. Apo, dövmenin en büyük değerlerinden biri olduğunu söylüyor. “Maddi eşya gibi değil dövme, öldüğünüzde bile kimse sizden alamaz onu” diyor. Erkeklerde gücü ve zaferi, kadınlarda zerafeti simgeliyor. Her dövmenin de bir anlamı varmış.

Sen ne istersin, diye sordu 98lik artist. Ay ben dövme istiyor muyum? Milli değerler, son temsilci, Dünya’ nın bir ucu, dağın bir başı, bu tüm yaşadıklarımın masal olmadığını ve ne kadar güzel şeyler yaptığımı hatırlatacak bir şey.. Evet, istiyorum ama ne istediğimi bilmiyorum. Ben biliyorum dedi ve başladı bambudan iğneyi diğer bambuyla vurarak derime işlediği dövmeme. “Gezgin.” Dövmemin anlamı bu. Beni daha iyi anlatan ne olabilirdi! Aradan geçen aylardan sonra tekrar tekrar dokunuyorum dövmeme. Ben çok değil aylar önce Dünya’ nın bir ucundaki köyde, köyün insanıyla yemek yedim, içinde sadece bir yer yatağı olan odada uyudum, gözlerimi Apo Whang Od’ un evinde açtım…

img_0140

img_0225

 

John ve Chai de dövmelerini yaptırdıktan sonra motorla Sagada’ ya gidelim dediler. Yaklaşık üç saat uzaklıkta, gün doğumlarıyla ünlü bir tepe varmış “Kelpitan Sunrise Point”. Gittik. Sabah da dörtte uyanıp hostelden aldığımız battaniyelere sarılıp akşamdan ayarlayıp sözleştiğimiz taksiciyle tepeye çıktık. Bizim gibi yaklaşık yüz kişi de orada…

img_0186
Dövmecide tanışıp gün doğumunu izlemeye gittiler…
12832521_10153875517622891_8153066205433077667_n
Kelpitan Sunrise Point
img_0124
Güneş’i gördüm! Şu beyaz pofuduklar dalga değil; bulut ❤

img_0143

Biz en tepede, bulutlar ayağımızın altında, Güneş dağların arkasında… Rüyayla gerçek arasında.

Ayşecik yollarda…

Keyifle,

Filipinler, Mart’ 16

(Ay bu arada Charlie’ nin ve Apo’ nun görselleri bana ait değil, internetten aldım canısı, aramızda kalsın).

 

 

Reklamlar

Filipinler: Malapasqua& Kalanggaman Adaları, Tacloban Şehri

Malapasqua’ ya tek bir geliş sebebim vardı: Sapanbalığı dalışı yapmak! Keskin ve uzun kuyruklu köpek balıkları tam bi canısı ve ender görülüyorlar, Malapasqua ise görme ihtimalinin en yüksek olduğu dalış noktalarından biri. Zamanım çok kısıtlı ama buraya kadar da gelmişken görmeden gidemezdim. Hem insanın karşısına kaç kez böylesi bir fırsat geçer? Hayır efendim, nadiren değil, istedikten sonra çoğu kez 🙂 Meraklısı için videosu(ben çekmedim) burada. Adaya geçmemle birlikte kendime bir gün konaklayacağım bir hostel ayarladım ki olur da yolunuz düşerse tavsiye ederim Villa Sandra Guesthouse’ u. Yalnız bakar mısın sevgili takipçi, bizim baby girl turned into a hippie girl 🙂 Dublex evlerden hostellere bir sırtçantalı hikayesi bu. Hosteli ayarladıktan sonra dalış yapacağım merkezi seçmek için bir tur attım ve yine tavsiye üzerine Thresher Cove Dive ile dalmaya karar verdim ve sabah beşte buluşmak üzere anlaştık. Bu arada ben buraya sırf bu dalışı yapmak için geldim ama bu koca bebeleri görememe ihtimalim de var-mış. Dalış için yaklaşık otuz metreye daldık ve ben daha önce görmediğim bir sürü balık türünün yanında dört tane de sapan balığı gördüm. Kalbim ağzımda, otuz metrede yaklaşık on dalgıç yan yanayız ve ipe tutunmuş hareketsizce meraklı köpek balıklarını izliyoruz. Hani olur da köpek balığı abilerimiz ters gününde olsa ya da ne bileyim o gün bi çılgınlık yapmak isteseler de az biraz daha yaklaşsalar bana, zaten inme iner oracıkta ve cool bir ölümle  Filipinler’ in serin ve derin sularında aranızdan ayrılırdım. Yalan yok aklımdan geçmedi değil ancak sonra dedim ki, güzel hayattı, zirvede ayrılmış olurum 😀

12928386_10153875515172891_6785873347301134039_n
Kalanggaman Adası

12376670_10153875514522891_1652627014467941321_n

12932548_10153875514907891_3281353092628901765_n

Keşke goprom olsaymış dedim, telefonum son demlerini yaşıyor ve gördüklerimin onda birini bile çekemiyordu.

İkinci dalış için Kalanggaman Adası’ na gittik, ben ikinci dalışı yapmadım, sırtçantamı da yanıma almıştım, eğer tekne bulursam başka bir kıyıya geçip Tacloban’ a Filipinli bir arkadaşım Rochelle ve ailesini ziyarete gidecektim. Nitekim öyle de oldu. Oraya geçmeden önce söylemek istediklerim var: O Kalanggaman Adası nedir arkadaşım?! Bak aylardır o ada senin, bu ada benim dolaşıyorum. En turkuaz sularda yüzdüm, en berrak denizde daldım, böylesini görmedim. Kristal! Kumu kristal, suyu kristal ve akıntı nedeniyle birbirine karışmayan mavinin iki tonu. Birbirinden tamamen farklı ama birbirine bir o kadar yakışan sevgili gibiler. Kucak kucağa ve kalp kalbe… Neyse dedim burası benim balayı adam olsun ancak önce karşıma çıkacak kalbime göre bi adam olsun. Adalara ve adamlara selam olsun dedik, verdik mi mesajı evrene, hah o zaman devam… Kalanggaman Adası üzerinde hiçbir işletme ve konaklama yok, çadırın varsa ya da kumlarda uyumak istersen konaklayabilirsin, kendi yiyeceğini de ona göre getirmelisin. Geceleri tek bir ışık da yokmuş, yıldızlardan başka.

443_10153875515607891_2637801503310789480_n
Hindistan Cevizi Suyu
12592263_10153875516132891_4776490988741058620_n
Hindistan Cevizi Püresi

Kalanggaman’ dan ayrılıp birkaç aktarmadan sonra Tacloban şehrine geldim. Burası 2013’teki Haiyan tayfun felaketi ile yerle bir olmuş ve hala toparlanamamış bir şehir. Arkadaşım Rochelle ve ailesi de felaketzedelerden. Ben hem onu ve ailesini görmek için hem de Rochelle’ in önderliğinde kurulan yeni yaşam köyünde gönüllü olarak çalışmak için buradayım. Tacloban’ da turistik anlamda özellikle görülecek bir yer yok hele ki felaketten sonra…

12439196_10153875516382891_5299786658866020335_n
Filipino Ailem

Benim için burada Rochelle’ in evinde ve ailesiyle kalmak, onlarla yemeğe oturup, yan komşu geldiğinde hep birlikte muhabbet ediyor olmak, gönüllü olarak çocuklara ve ailelerine destek vermek yeterince tatmin edici oldu.

1917894_10153875517297891_5999274326735750925_n
Tayfun felaketinden sonra kurulan köy
10154348_10153875517862891_5707632262377802412_n
Köyün delikanlıları 🙂

12523827_10153875518892891_5928164303681363002_n12592512_10153875518327891_5287893600932847744_n

12923318_10153875518452891_7876043079581694236_n
Köy Ahalisi Medikal Eğitimde

Bir sabah şehri biraz dolaştıktan sonra yeni yaşam köyüne gittik, ben minicik evlerin arasından gelen çocuk seslerini takip ediyordum, onların da beni takip ettiğini farketmedim. Az sonra oraya bir dondurmacı geldi, şöyle bi bakındım etrafımda on bilemedin on beş çocuk var, dedim ben bunlara bi dondurma alayım. Bir çocuk, iki çocuk, üç çocuk derken dondurmasını alan sağa sola koşturmaya başladı, abileri, ablaları, bazılarının anneleri geldi derken elli beş tane dondurma dağıttı dondurmacı:D 55 yahu! Bu ne demek 55 X gülücük= benden mutlusu yok demek 🙂

12924492_10153875517912891_1858656295477905685_n

Yaklaşık bir hafta kadar kaldım burada, köyün ziyaretlerinden sonra yoga yaptık bazen, masaja gittik, bol bol yemek yedik( en yerlisinden ve ev yemeklerinden), şarap içtik, hamakta sallandık, hergün hindistan cevizi hüplettik, benim için yeni rotalar yazıp çizdik, Filipinler’in kuzeyine gitmem konusunda tüm aile hemfikirdik.

10422407_10153875517372891_687834551656796705_n

12924380_10153875518832891_2900728720389516861_n
Rochelle odasının ortasına portatif bir hamak kurmuş, çünkü Asyalı olmak bunu gerektirir:)

12417767_10153875516547891_7051803925688623386_n

12928386_10153875519217891_8344882998071681152_n
Eat well, travel often! Bir de work out yazsalardı buraya belki on kilo alıp dönmezdim:D Yalnız iyi yedik.
12249803_10153875519467891_2525926150686454831_n
Namaste canısı

Son bir haftam kalmıştı ve ünlü pirinç teraslarını görmezsem olmazdı. Ha bir de 96 yaşındaki dövme artisti Apo Whang- Od dillere destandı.

Atladım uçağa, önce başkent Manila’ ya ardından dağ tepe tırmanmaya, yeşil görmeye, yeni hikayeler biriktirmeye, en yaşlı dövme artistini görmeye…

Devamı gelecek yazıda 😉

 

Keyifle,

Filipinler Mart’ 16

 

 

Filipinler: Boracay, Bohol ve Oslob – Mart’ 16

brcy

8 Mart Dünya Kadınlar Gününü Boracay adasına gitmek üzere Batangas Limanı’ nda yatılı gemiyi beklerken seyahat günlüğümü yazarak kutlamışım. Hem de o gün tam da seyahtimin sekizinci ayıymış. Aferin kızım demişim, Dünya’ nın bir ucunda bir başına ne güzelsin…

gemi

En son yatılı gemi yolculuğumu yaklaşık üç yıl önce Yunan Adaları’ na giderken yapmıştım ve oldukça eğlenceli geçmişti. Boracay gemi yolculuğu da Filipino müzik grubu ve Filipinlilerin dansları, kahkahaları ve su gibi içtikleri San Miguel Light biralarıyla keyifle geçiverdi. Ana limandan Boracay Adası için küçük bir bot ile aktarma yaptım ve turkuaz denizle de böylelikle tanıştım. Gittiğim her yer, bir öncekinin üst veriyonu gibi. Şaşkınlıklarım, şükürlerim, gözlerimin gördükleri, kulaklarımın işittikleri, bir başınalığın kalabalıkları…

14182488_10154282996277891_700366828_n

Bottan sonra tricycle(sepetli motor)a atladım. Boracay Adası üç bölümden oluşuyor ve bu bölümler station 1-2-3 diye adlandırılıyor. 1.  station daha lüks otellerin bulunduğu sakin bölge, 2.station gece hayatının ve alışverişin olduğu hareketli bölge 3.station 2′ ye göre sakin daha hesaplı konaklamanın olduğu bölge. Ancak sahil zaten 4km ve bölgeler arası sahilden gezinerek yürümek mümkün. Ben gece eğlencelerine ve ünlü White Beach’ e yakın olan Frendz Hostel’ de kaldım üç gece ve iki gece de couchsurfing aracılığı ile tanıştığım Filipinli Anne’ de. Frendz Hostel ücretsiz makarna ve dans geceleri yaptığından oldukça da popülermiş, gittiğimde öğrendim. Gündüzlerimi genellikle White Beachte bir gece öncenin yorgunluğunu inci gibi kumsalda güneşlenerek ve hindistan cevizi içerek geçirdim. Günlerden bir gün de değişiklik yapıp Puka Beach’ e gittim, daha sakin bir plaj ve daha dalgalı bir deniz. Bir daha tercih etmedim. Ayak parmağımın başına gelenlerin üzerinden bir ay geçmişti ve dalış yapmak için doğru yerdeydim. Uzun zamandan sonra ilk dalışımı burada yapmaya karar verdim ve batık gemi dalışına katıldım. Kocaman geminin her bir yanını dolaştık ve türlü türlü balıklar gördüm. Dalış gerçekten de inanılmaz bir tutku benim için. Dalış eğitmeni olabilmek için önümde sadece bir basamak kaldı. Su altını keşfe devam!

14182077_10154282996312891_1846471450_n

puka.jpgyapak

Gece hayatı oldukça canlı Boracay Adası’ nda. Zaten bu özelliği ile diğer adalardan ayrılıyor. Kızıllıklarda yelkenlilerin eşlik ettiği gün batımı için  Spider Bar’ a gittim, bir kokteyl yuvarladım diğer gün batımlarında ise kumların üzerinde biramla sahildeydim. Boracay’ da gün batımları karpostal gibiydi.  Sonralarında yemek yiyip sahilin ünlü barı Exit’ e, orayı kapattıktan sonra da Epic’ e geçtim. Bu sıra birkaç gece hep bu şekilde oldu 🙂

12321445_10153872307647891_4356906907061075782_nbeachgsnstsunst

Filipinli arkadaşların önerisiyle halo halo diye adlandırılan tatlıdan yedim. Fazla tatlı:) Jöle, meyve, mısır, şeker, hindistan cevizi sütü ve buzdan oluşuyor. İsteğe göre bir de dondurma ekliyorlar üzerine. Jöle, jelibon ve şekeri çıkarınca kabul edilebilir hatta lezzetli olacağını düşündüm, aksi halde tadı çok yoğun ve karışık geldi bana. Ana yemekte ise çoğunlukla Sisig yedim. Bir önceki yazımda bahsetmiştim hani, tadı bizim kavurmaya benzeyen. Memleket hasreti ağır bastı sanırım o günlerde:)

halo halo
Halo Halo Tatlısı
14159121_10154282996297891_585322793_n
Sisig

Boracay’ da geçen hareketli günlerden sonra yine yolumu ve yönümü bilmeden çıktım yola. İlk olarak Cebu şehrine, merkeze giderim, orada karar veririm diye düşündüm ve çok uygun bir fiyata uçak bileti aldım. Erken saatte terminalde uçağımı beklerken plan yapmaya çalışıyor ancak işin içinden çıkamıyordum. Akışına bırakmaya karar verdim. Derken Alman bir gezginle tanıştım, Bohol Adası’ na gidiyormuş, oldukça sakin bu adaya daha önce defalarca gitmiş ancak bu kez sadece dalış yapmayı planlıyormuş. Dalışla ilgilendiğimi söyleyince beni de davet etti. Cebu şehrinde hiç bir şey yapmadan- çok sıcak ve sıkıcı olduğunu duymuştum- takılmaktansa karşıma çıkan teklifi değerlendirmek daha cazip geldi. Uçak Cebu’ ya indiğinde, Bohol’ a gemiyle geçmek için Almanın peşine takıldım. Yaklaşık iki buçuk saatlik deniz yolculuğundan sonra Merhaba Bohol!

ar

tg

Yanlış sezonda buraya uğradığımı düşündürten sakinlikte bir Ada ve yine suyun içinde ayak serçe parmağımı bile çok net görebileceğim berraklıkta turkuaz deniz. Tagbilaran Adası’ ndayım, Bohol Adası’ nın yavrusu gibi minik ve ona yakın ada. Ama ben çok yorgunum. Hem de çok. Hiçbir şey yapmak gelmiyor içimden. Denize uzanıp gökyüzünü izliyorum. Hızlı geçen günlerden midir, yoksa aylardır yollarda olduğumdan mıdır bilmiyorum ama hiç olmadığım kadar durgunum burada. Çikolata tepeleri diye adlandırılan dağlar, mini minnacık bedenli ama büyük gözlü Tarsier maymunlar varmış( görselleri internetten) burada görülmeye değer. Ancak görmüyorum. Dalış da yapmıyorum. Derin derin nefes alıp veriyorum.

ch
Çikolata Tepeleri
tarsier
Trasier Maymunu- tam bi şapşik 🙂

 

Elime bir broşür geçiyor, balina köpek balıklarıyla dalış ve snorkel yapmaya dair. İnternet pek iyi çalışmadığından sağdan soldan aldığım broşürlerle ve tanıştığın diğer gezginlerin önerileriyle bir şeyler yapmaya çalışıyorum. Ah şu karamsar bulutları atmam ve harekete geçmem gerek. Evet balina köpek balıkları heyecanlandırıyor beni. Devasa, zararsız, bilinen en büyüğünün 13,7 metre ve 36 ton olduğu bilinen, mavi ya da gri bedeninde sarı noktalarla renklenen, planktonlarla beslenen koca bebekler! Sahile ve yüzeye yakın yüzerlermişmiş. Hımmm evet, heyecanlandık mı? Evet. Tamam plan budur. O akşam bir sonraki gün Oslob’ a bu koca bebeklerle yüzmek için bilet aldım. Bileti yoldaki satıcılardan ya da ofislerden alabiliyorsun. Akşam yemeği yerken yanıma bu tur organizatörlerinden biri geldi, biraz sohbet ettik ve köpek balıkları için tur bot bileti almak istediğimi söyledim, yardımcı oldu, ayrıntılı bilgi verdi, az biraz kapora vererek biletimi aldım. Sabah altı buçukta hazır ol dedi. Oldum. Ama o yoktu. Yanıma benim gibi aynı adamdan bilet alan diğer turistler geldi, ileride diğer botlar hareket etti ama bizim satıcı gerçek satıcı çıktı! Gelmedi. Adamı bulduk, polise gittik, şikayet ettik ama ne çare. Çok sık rastlanan bir durummuş ve adam zaten mimliymiş. Polis şikayetlerimizi yazılı olarak aldı ama hiçbir şey yapmadı. Diğer mağdurlarla teselli kahvaltısı yapıp ayrıldık. Gidin kara bulutlar! Tamam pes etmek yok. Yarın tekrar deneyeceğim. Denedim, bu kez her şey yolunda gitti. Filipinler’ de bu konularda dikkatli olmak gerekirmiş, hırsızlık ve dolandırıcılık sık oluyormuş. Olsunmuş. Ben böylesi genellemeleri sevmiyorum. Çok güzel insanlar var ve sayıca fazlalar.

ws

wsr
Selam Bebek 🙂

Ertesi gün sabahın erken saatlerinde, yaklaşık bir buçuk saat süren tekne yolculuğundan sonra  Oslob’ a ulaştım. Koca bebekleri görmek için erkenden yol almayı öneriyorlar çünkü öğleye doğru su bulanıklaşıyormuş ve çok kalabalık oluyormuşmuş. Hakikaten sabahın dokuzu olmasına rağmen herkes yerini almıştı heyecanla. Balina köpek balıklarıyla birlikte yüzüp, dans edeceğim ama önce bilgilendirme toplantısı yapıyorlar. Tehlikesiz olduklarını, yine de dört metreden daha fazla yakınlaşmamamızı söylüyorlar. Mini teknelerle ellerimizde snorkellerimizle ilerliyoruz ki suyun yüzeyine yakın kocaman karaltılar beliriyor. Aman Tanrım! Gerçek olamaz! Bir iki üç derken dört kocaman, hareketli karaltılar. Viski shot yapmışım gibi ılık ılık akıyor içime bir şeyler. Heyecan, çok heyecan! Maskemi taktım, suya atladım ve ben bir çizgi filmin içine düştüm. Nasıl ürkek, nasıl tutuk kaldım. Yıllar sonra bile gözlerimi kapattığımda izleyeceğim görüntüleri kaydediyordum sanki. Mavi kocaman ama kocaman bir balık, üzerinde sarı noktaları. Ağzını açınca içine kaçarım diye korkuyorum ciddi ciddi. Ama beni yutsa bile sonra yukarısından bi yerinden fışkırtırmış gibi de:) Yakın, yakın evet tatlım daha da yakın aman Tanrım neredeyse sarılacağız derken diğerleri de çıkıyor ortaya ve yanaşıyor. Nasıl bu kadar yakınlar ve kaçmıyorlar? Sorunun cevabını sonradan öğrendim ve çok üzüldüm. Çünkü bizi getiren yerli kaptanlar onlara minicik minicik et atıyorlar, yakınlara gelsinler diye besliyorlar. Tamamen ticari ve tursitik nedenlerden ötürü. Buraya her gün yüzlerce turist geliyor sırf bu bebekleri görmek için. Aslında zarar veriyormuşuz. Geç de olsa anladım. Hayatımın en güzel deneyimlerinden birini yaşadım ancak doğrusu sonradan öğrendiklerim içimi burktu.

Yaklaşık yarım saat süren köpek balıkları macerasından sonra yola çıkıp otobüs bekledim. Her zamanki gibi yine önce merkeze yani Cebu City’ e gitmem gerekiyordu. En kuzeye Malapasqua Adası’ na gitmeye karar vermiştim. İnternete ulaştığım kısa bir zaman dilimi vardı. O sırada Malapasqua Adası ve Sapan Balığı görmek için yapılan dalışları okumuştum. Filipinler tam bir dalış cenneti ve ben bu cenneti keşfetmeye çok meraklıydım. Anayola çıkıp Ceres firmasının otobüslerini beklemeye koyuldum. Önceden rezervasyon yaptırma şansım yoktu zaten eğer boşsa yolda el kaldırıp binebiliyormuşsun:) On dakika bekledikten sonra gelen ilk otobüs, beklediğim otobüstü. Bindim, yolda biraz uyukladım ve dört saat sonra Cebu City Güney Terminaline geldim. Malapasqua, Cebu City’ nin kuzeyinde, o yüzden kuzey terminaline geçmem gerekiyormuş. Hay Allah, e geçeceğiz artık! Taksiye atladım ve kuzey terminaline ulaştım. Hemen ilk otobüse bilet aldım, yaklaşık dört saatlik başka bir yolculuktan sonra Maya Port’ a ulaştım, gece saat 12. Ee hani nasıl gideceğim adaya? Tekneye bineceksin ama son tekne akşam 5′ teydi. E be güzel abicim bunu bilet alırken sordum mu, sordum. Yes dedin mi, dedin. Şimdi neden No’lar sardı her bir yanımı?!

Tamam sakin. Bakalım ne var elimizde? Koca bir sırt çantası ve yorgunluk. Ve az ilerde bir otel. Yaşlı bir filipinli amca karşıladı beni, otelin sahibiymiş. Sadece bir gece kalacağımı, sabah erkenden ayrılacağımı söyledim. Söylediği fiyat benim ayırdığım bütçenin üç katı kadardı ama yapacak bir şey yok çünkü çevredeki tek otel. Otel dediysem de, yan yana minicik tek odalı evler. İçeride bir yatak, bir koltuk, masa ve banyo var. Mis gibi temiz çarsaflar. Dışarıda karaoke yapıyorlar ama kapatmışım tüm algılarımı, hemen uyuyuveriyorum. Uzun zamandır böyle güzel uyumamışım. Sabah kapıyı açtığımda orta yaşın üzerinde bir kadın tüm güzelliği ve güler yüzüyle günaydın diyor bana. Kahveye eşlik eder misin diyor, katılıyorum ona. Akşamki amcanın eşiymiş. Sonra bir bakıyorum omlet ve pancake yapıyor bana. Uzun uzun sohbet ediyoruz, İstanbul’ u anlatıyorum, gezdiğim yerleri anlatıyorum. Yan odamda İsrailli bir çift kalmış, onlar da katılıyor, onlara da kahvaltı hazırlıyor, ben erkenden giderim derken sohbet tatlı geliyor, birkaç saat daha kalıyorum N&G Lodge’ da. Sonra çantamıza koymak için bir iki tane muz veriyor kadın, adam da kendi arabasıyla beni ve İsrailli çifti limana kadar bırakıyor.

14182322_10154282996262891_904019963_n.jpg

ng

Biraz anne, biraz baba gibiydiler bi gece de olsa. Öyle iyi geldi şefkatleri. Olur da yolunuz düşerse, saat kaç olursa olsun yolunuzu mutlaka buraya düşürün.

Heyecan yine dorukta, rotam Malapasqua!

Keyifle,

Filipinler’ Mart 16

 

Filipinler, Puerto Galera- Mart 2016

403_10153872306667891_7165411460144337218_nReenkarnasyon diye bir şey varsa yaşamlarımın birini Asya’ da ve özelliklede  Filipinler’ de yaşamış olmam da büyük ihtimaller arasında. Yoksa bu boyumu posumu, çekik gözlerimi ve Uzak Doğu sevdamı nereye kadar gözmezden gelebiliriz? Şimdi  yaptığım iş insanları ruhsal ve zihinsel olarak iyileştirmek, işimi o döneme uyarlarsak da bir yogi olduğum su götürmez bir gerçek:) Evet evet bu işte bir iş var!

Filipinler’in başkenti Manila’ ya bir önceki yazımda bahsettiğim üzere Singapur’ dan kısa bir uçuşla ulaştım. Vardığımda gecenin ilerleyen saatleri olmasına rağmen çok sıkı bir trafik vardı. Yüksek binaları, akmayan trafiği ile İstanbul’ u hatırlarttı bana Manila. Taksiye atlayıp Chris’ in Makati’ deki evine doğru yol aldım. Bu arada Chris beni defalarca uyardı sahte taksicilere karşı, kat kat fazla para isterler çok farklı sokaklardan dolandırırlar seni ( bkz. İstanbul’da turist olmaktan farklı değil) dedi ve telefonuma Grab Taxi diye bir uygulama indirmemi önerdi, bizdeki Bi Taksi uygulamasının aynısı.

Manila’ da uzun uzun vakit geçirmedim, zaten kiminle konuşsam gece hayatından başka öne çıkan bir şey yok dedi. Sabah erkenden Chris’ in arkadaşları ile buluşup çok güzel bir dalış merkezi de olan ama dalış yapamadığım Puerto Galera Adası’ na gitmek için yola koyulduk. Filipinler’de en zorlu şey bence ulaşım. Yaklaşık yedi bin adacıktan oluşan Filipinler’i gezip tozmak istiyorsan ya kendine bir bölge seçip civarda kısa tatil yapacaksın ya da zaman sıkıntın olmayacak da daha rahat dolaşacaksın. Ben zaman sıkıntısı olmayanlar grubundaydım. Bu nedenle ne saatinde kalkmayan ve varmayan otobüsler, ne de seyrek kalkan az sayıda seferli feribotlar canımı sıktı. Yollar uzadıkça ben de daldım hayallere ya da kitaplarıma, ayrıca günlük yazmak için de en elverişli zamanlardı yolda geçen zamanlar. Manila’ dan yaklaşık bir buçuk saat araba yolculuğundan sonra Buscalan’ daki limana geldik ve hızlı feribot biletlerimizi aldık. Adaya yaklaşık kırk beş dakikada ulaştık ve Tricycle(sepetli motor)’ a atlayıp Chris’ in kız arkadaşının ve ekibin devamının olduğu tepedeki Tribal Hills Mountain Resort’ a gittik.

944978_10153872304672891_53096873135889076_n

12670635_10153872304602891_195260260910722969_n

Burası dağların üzerinde yeşillikler arasında muhteşem bir yer. Manzaraya karşı yerli ve çarpıcı- içinde cin olmasıyla alkol oranı oldukça yüksek – Red Horse birayı da hoşgeldin diyerek ikram ettiler Chris’ in tatlı ve cana yakın arkadaşları.

tribal.jpg

Hep birlikte biraz takıldıktan sonra akşama görüşürüz diyerek kalacağımız otele ulaşmak için deniz kenarına indik. Chris bana da güzel bir otelde oda ayarlamıştı çoktan, kendi de sevdiceğiyle yandaki otelde kaldı. Tüm hafta sonunu kapsayan Malasimbo festivali nedeniyle oldukça kalabalıktı ada ve herkes akşamki performanslar için heyecanlıydı.

sunset

Akşam gün batımını izledikten sonra yemek yedik, ilk filipino yemeklerim için sabırsızdım. Tüm Asya’ da olduğu gibi burada da pirinç olmazsa olmazlardandı ve yanlarında ortaya servis edilen yemekler de otuz iki dişimi yan yana dizip halay çektirecek kadar lezzetliydi. Bololo( bizdeki bol soğanlı kemik haşlama gibi), pirinç, Adobo( sirke ve baharatlarla soslandırılmış et ya da deniz ürünü) ve Sisig ( vallahi bizdeki kavurmalı yumurta 😀 ) yedik. Sisig açık ara favorimdi ancak ilk geceden favori belirlemek Filipino Mutfağına haksızlık olurdu, keza oldukça zengin bir mutfağı var bu cennet köşesinin.Böylesi zenginliği isterler miydi bilemiyorum, uzun bir hikayesi ve acılı bir süreç var bunların altında ama yine de gülümsemeyi ve hayattan keyif almayı çok iyi biliyorlar. Wikipedia’ dan aldığım kısa tarihçe ise şöyle:

“1521’de Filipinler’e Ferdinand Magellan‘nın gelmesi, ülkedeki İspanyol sömürgeciliğinin başlangıcı olmuştur. 1543’te İspanyol kâşif Ruy López de Villalobos bu takımadalara İspanyol kralı II. Felipe‘nın onuruna Las Islas Filipinas adını vermiştir. Seyahatine Meksika‘dan başlayarak 1565’te takımadalara ulaşan Miguel López de Legazpi, buradaki ilk İspanyol yerleşimini kurmuştur. Filipinler 300 yıldan daha fazla bir süre, İspanyol İmparatorluğu‘nun bir parçası olarak kalmıştır. Bu durum, ülkedeRoman Katolikliğin baskın hâle gelmesiyle sonuçlanmıştır. Bu dönemde, Manila Asya ve Amerika kıtaları arasındaki ticaretin yönetildiği bir stratejik merkez hâline gelmiştir.

19. yüzyılın bitimiyle son dönemlerinde; Filipin Halk Uyanış Hareketi hızlı bir şekilde genişlemiştir. Bu hareket sonucunda ilk Filipin Cumhuriyeti kurulmuştur. Ancak bu devlet uzun ömürlü olmamış; Filipinlilerin bağımsızlık isteğine karşı Amerika Birleşik Devletleri bu ülkeye savaş ilan etmiştir. Filipin-Amerikan Savaşı, ABD’nin kesin galibiyeti ile sonuçlanmış, savaşta yaklaşık 1,5 milyon Filipinli hayatını kaybetmiştir. Bunu takip eden yıllarda, ülke Japon işgaline uğramıştır. Ancak Birleşik Devletler, takımadalardaki egemenliği yeniden sağlamıştır. Ülkedeki Amerikan egemenliği 1945’e kadar sürmüştür. II. Dünya Savaşı‘ndan sonra Filipinler’in bağımsızlığı dünya devletleri tarafından tanınmıştır.

1987 Yasasında Filipince ve İngilizce‘nin her ikisi de resmî dil ilan edilmiştir. Birçok Filipinli İngilizce’yi, Filipince’yi ve yerel dillerini anlayabilir, yazabilir ve konuşabilir.

On iki büyük bölgesel dil, yerel bölgelerinin yardımcı resmi dillerinin her birine konuşan bir milyondan daha fazla kişiden olumuştur. Bu diller: Tagalog, Cebuano, Ilocano,Hiligaynon, Waray-Waray, Kapampangan, Bikol, Pangasinan. Kinaray-a, Maranao, Maguindanao ve Tausug.” 

Pek de kısa olmadı 🙂 300 yıl süren İspanyol sömürgesinin ardından gelen Japonya işgali ve Amerika egemenliği… Konuşulan on iki yerel dil. Konuşulan farklı diller beni traji komik durumlara düşürüyordu. Basit cümleleri her gittiğim yerde öğrenmeye çalışırım, yerlilerle tanışırken samimi ve tatlı bir jest oluyor bence, Filipinler’ de ada değiştikçe dil de değiştiğinden bi’ öğrendiğim başka bi’ yerde işlemiyordu. Şöyle ki farklı adalarda ya da bölgelerde yaşayanların kendi yerel dilleri var. Ancak mesela farklı iki adada yaşayan iki insan yerel dilleriyle anlaşamıyorlar da ortak dil olan filipince ya da ingilizce konuşarak anlaşıyorlar.

Yemek yedikten sonra sahilde bir tur attım. Adım adım karaoke bar var ve filipino dostların en favori etkinliklerinden biri gece dışarı çıkıp karaoke barlara gitmek. Yalnızca gece değil aslında daha sonraki deneyimlerime de dayanarak şimdi söyleyebilirim ki gündüz yemek yerken de o karaoke barlarda eline mikrofonu alıp sokakta şarkı söyleyenleri görmek mümkün. İşin ilginç yanı hemen hemen herkesin sesi güzel! Ay o yetmişlik amcalar bile nasıl güzel Adele şarkıları söylüyor:D Bir de su gibi bira içiyorlar ama light 🙂

944330_10153875520447891_5656424187053017170_n

Festival alanına ulaşmak için bu kez Jeepney dedikleri rengarenk boyanmış, her biri ayrı tarz jiplere bindik. Jeepneyler ulaşım için  sık kullanılan ve de oldukça ucuz dolmuşlar aslında II. Dünya Savaşı’ ndan sonra ülkeden ayrılan Amerikalı askerlerin bıraktıkları jipler bunlar- jeep yazmak daha doğru ama burada biz bizeyiz di mi:) Renkli, havalı, tarz sahibi: o zaman bizimlasın jeepney:)

malasimbo

Festivale dair fotograflar bana ait değil, yanıma telefon almamıştım ama kısa bir videoya buradan ulaşabilirsiniz.

malasimbo_art

Tepeye çıktık ki ne görelim; Harikalar Diyarı! Pirinç tarlaları gibi en tepeden sekme sekme aşağıya doğru inen çimenler ve bu her sekmede oturan, uzanan, dans eden, hulahop çeviren ya da poi gösterisi yapan yerlisiyle yabancısıyla bir sürü müziksever! Festival yalnızca geceleri değil, yoga ve sanat etkinlikleriyle gün içinde de sürüyormuş. “Muş” çünkü uyumamız sabahları bulduğu için gündüz etkinliklerine katılamadık ya da başka planlar yaptık, tekneyle gün batımına açılmak gibi. Her yıl düzenlenen festivale bir kez daha, aslında birçok kez daha katılmayı çok isterim. Ki zaten neden olmasın?

12418082_10153872304247891_8603470541803909806_n

Ertesi gün Chris ve kız arkadaşı Riri’ nin bize muhteşem bir sürprizi vardı: gün batımında tekneyle açılmak! Kaldığımız yerden tricyle a atlayıp limana gittik, içkilerimizi aldık ve gün batımına doğru süzüldük. Yavaş yavaş,evrenin bize sunduğu sihirli saatlere, renklere, seslere, doğanın mucizesine teşekkür ede ede. Tepeden tırnağa şükranla, ışıkla, huzurla ve mutlulukla dolmak nasıl anlatılır bilmiyorum ama tam o an ölsem mesela, dudaklarımda tatlı bir tebessüm ve aydınlık bir yüzle uzanıverirdim sanırım. Sanki bulutların üzerinde uyuyakalmışsın, Güneş’i yastık yapmışsın da yıldızlar da üzerini örtmüş gibi. Öyle yumuşak, öyle sıcak, öyle parlak bir his. Uzun uzun bakıyorum o ana, her şeyiyle katlayıp kalbime saklayıveriyorum. Bir de bir kez daha “aferin kızım” diyorum kendime, tıpışlıyorum kolumu.

12923197_10153872305497891_5343055031697519850_n.jpg

12928426_10153872305267891_2222219087201080589_n.jpg

İki gün iki gece sabahlara kadar dans ettikten sonra arkadaşlarımın işlerine benim de yeni serüvenime atılma vaktim geliyor. Nereye? Önce Manila’ ya dönüyorum sırt çantamı Chris’ in evinden almak için. Hariyatı açıyorum sonra önüme: istikamet Boracay! Hazır festivalde dans edip ısınmışken yine aynı tempodan devam ediyorum ve bir gece konaklamalı gemide keyif yapa yapa dört kilometrelik bembeyaz kumlarıyla ünlü Boracay Adası’ na gitmeye karar veriyorum. Ada beni çağırıyor!

 

Keyifle,

4-6 Mart 2016, Puerto Galera Adası

Filipinler

 

 

 

 

Singapur- Mart 2016

Puket’ ten yaklaşık bir buçuk saatlik uçuşun ardından Singapur Changi Havaalanındayım, yoksa safari turundaydım mı demeliyim bilemedim. Changi Havaalanı Dünyanın en iyi havaalanlarından biriymiş. Her yer yemyeşil, ağaçlar, şırıl şırıl akan sular, beş yıldızlı otel lobisi misali localarında vakit geçirmek için  erken gelmeye değer bir alan burası. Ben böyle leyla leyla pasaport kontrolüne giderken etrafı seyre dalmışım, birazdan kontrolde takılıp kalacağımı, ayrı odalarda tutulacağımı bilemeden. Her şey kontroldeki görevlinin Singapur’ da ne kadar kalacaksınız sorusuna, ne kadar kalınabiliyor ki diye cevap vermemle başladı. Devamı aşağıdaki gibi:

Görevli: Dönüş biletiniz ne zaman ve nereye?

Ben: Dönüş biletim henüz yok, burada ne kadar kalacağımı planlamadım.

G: Vizesiz otuz gün kalabilirsiniz. Singapur’ da nerede konaklayacaksınız?

B: Regent Singopore, A Four Seasons Hotel.

G: !! (sırt çantama ve ardından bana baktı). Kiminle kalacaksınız, kim karşılayacak sizi burada?

B: Arkadaşım iş toplantısı nedeniyle burada, onunla buluşacağım.

G: Arkadaşınızla görüşebilir miyiz? Sizi yandaki odada bekleteceğiz bir süre.

Aradan geçen bir saat içinde defalarca pasaportum kontrol edildi, neden dönüş biletimin olmadığı soruldu, Önder arandı ama toplantıda olduğu için ulaşılamadı. Ben de dalış kartlarımı gösterdim, Singapur’ dan sonra dalış için bir yerlere gideceğimi ancak hava ve deniz koşullarını henüz kontrol edemediğimi, bu nedenle karar veremediğimi ve bilet alamadığımı, Önder’ in Türkiye’ den arkadaşım olduğunu ama Amerika’ ya taşındığını ve onunla burada buluşacağımızı teker teker anlattım. İyi tatiller diyip nihayet bıraktılar beni:)

Beş yıldızlı otelime belediye otobüsüne binerek gittim. Singapur’ a dair ilk izlenimim sokakların ne kadar düzenli, temiz ve şimdiki Asya deneyimlerinden farklı olduğuydu. O rahat, doğayla iç içe, araçsız, trafiksiz, apartmansız aylardan sonra tekrar şehirdeydim. Rüyadan uyanmış gibiydim. Heyecanlıydım da. Önder’ i görmeyeli bir yıl olmuştu. Haftada en az üç dört gün gördüğüm dostum, abim, canımın ta içi. Anlatacak ne çok şey vardı ve de dinleyecek. Amerika’ daki hayatı nasıldı, eşi Ally nasıldı, alışmışlar mıydı, özlüyor muydu, dönecek miydi… Derken şoför ineceğim durağa geldiğimizi söyledi bana. Önder adımı lobiye verdiği için giriş işlemlerim kısa zamanda tamamlandı, kocaman sırt çantamla tüm janti tiplerin arasından geçerek odama gittim.

Ah benim cancağzım, sesi güzel, kalbi güzelim, Önder’ im karşımda duruyordu, karşılaşmamızla birlikte türküler de havada uçuşmaya başladı.

Singapur’ a dair hiçbir gezi notum, planım, fikrim yoktu. Önder’ i görmek için gelmiştim. Önder ise iş toplantısı için buradaydı ve her saati planlıydı. Güzel yanı ise planlarının hepsine dahil olabilecek olmamdı. Turistik gezilerimi onlarla yapacaktım, onun dışında kafama göre takılacaktım. Öyle de oldu. Kısa bir google aramasından sonra Küçük Hindistan Bölgesini, Gardens by the Bay’i, Raffles Otel’deki Long Bar’ı( Singapore Sling Kokteyli dillere destanmışmış), Orchard Road ki zaten otelin bulunduğu alan, Emerald Hill Sokağı,  Marina Bay Sands ve Merlion Aslanı’ nı listeme koymuştum çoktan ama şartlar ve kısıtlı zaman neler gösterecekti bakalım. Önder üç gece kalacakmış Singapur’ da, benim de ne yaqpacağıma yeni rotama bu iki üç gün içinde karar vermem gerekecekti. Asya’ nın her yeri olabilirdi ama neresi? Tamam sakin, açılacak bir kapı.

O akşam, Önder’ in iş arkadaşlarıyla birlikte Clarke Quay bölgesindeki barların birine gittik. Onlar her sene Dünya’ nın başka başka ülkesinde toplantılar nedeniyle buluştuklarından yeniden bir araya gelince şen çocuklar gibiydiler. Boat Quay ve Clarke Quay Singapur Nehrinin çevresinde hareketli barların ve restorantların bulunduğu, canlı müzik dinleyip dans da edebileceğiniz popüler bölgelerdenmiş.

13652469_10154138586902891_1086959069_n.jpg

Ertesi gün erkenden kendimi sokaklara bıraktım. Ünlü Orchard caddesinde gezindim, yüksek binalar, alışveriş merkezleri, şıkır şıkır giyimli insanlar, lüks kafeler ve restorantlar arasından ilerlerken bir an kendimi cadde bostanda sandım.Kaç sokak ilerledim nasıl geldim bilmiyorum ama birden kendimi daha sakin, iki katlı rengarenk panjurlu evlerin olduğu bir sokakta buldum. Meğersem bu sokak Emerald Hill Sokağıymış, memleketin en zenginleri bu civarda aylık yaklaşık otuz sekiz bin tl kira bedeli ödeyerek otururmuş. 38 Bin= 38.000 tl ha ha inanılır gibi değil, görecek bir boğazı bile yok hani:) Ardından Küçük Hindistan bölgesine doğru ilerledim. İşte alıştığım Asya görüntüleri:) Rengarenk sokaklar, seyyar satıcılar, kolundan tutup sana bir şey satmaya çalışanlar, yoğun köri kokusu… Singapur’daki Hint kökenli Singapurluların çoğu Güney Hindistan’ danmış. Bu bölgenin ünlü tapınağı ise; Sri Mariamman Temple. Ayakkabılarımı çıkarıp tapınağa giriyorum, umarım döndüğümde hala orada olurlar. İçeride haliyle hindu ayini var, tütsüler yakılmış, şöyle bir turluyorum tapınağı. Hinduizm benim çok dikkatimi çeken dinlerden. Hikayeleri ve efsaneleri inandıkları sayısız tanrılardan dolayı oldukça fazla. Tapınaklar renkli ve görkemli. Bu arada Singapur, Dünya’ nın sayılı şehir devletlerinden biri. Nüfusun çoğunluğunu Çinliler, Hintliler gerisini de azınlıklar oluşturuyormuş.

Din bakımından halkın %42,5’i Budist, %14,9’u Müslüman, %14,6’sı Hıristiyan, %4’ü Hindu, %8,5’i ise Taoist ve geri kalan %0,7’si diğer dinleri oluştururmuş. Din ve dil farklılıklarının büyük boyutlara ulaşması üzerine Singapur hükümeti, Malay dilini millî dil, diğer Mandarin (Çin lehçelerinden bir kısmı), Tamil ve İngilizceyi de resmî dil olarak kabul etmiş, öyle diyor wikipedia. Kullandıkları dile “Singilish” diyorlar, ne yardan vaz geçerim ne serden hesabı. İngilizce sözcüklerin sonuna kendi dillerinden bir ek ‘la’ getiriyorlar “okay la, so cute la” gibi:)

13652756_10154138587327891_513404154_n

Little India’ dan sonra Raffles Otele gittim, Önder ve arkadaşlarıyla burada buluşup ünlü Sling kokteylinin tadına bakıp akşam iş yemeği-eğlencesi için Hard Rock Cafeye gideceğiz diye plan yapıldı. Raffles Otelin üst katındaki Long Barda bizimkileri beklemeye koyuldum. Long Bar’ da bambaşka vintage bir hava, tarihi dekor çok iyi korunmuş, hava yelpazeleri havalı, yine herkes çok şık, birazdan yemeğe gicekler ama öncesinde Singapore Sling yudumlayayım demişler. Dudaklarımıza tatlı bir öpücük konduran  Singapur Sling Singapur kültürünün bir parçası haline gelmiş bir koktely. Tatmak isteyenler özellikle akşam üzeri biraz sıra beklemek durumunda. Bu leziz pembe renkli kokteyl, ilk olarak Raffles Oteli’nin Ngiam Tong Boon adlı barmeni tarafından hazırlanmış. 1910’lu yıllarda, tarifi de kasada kilitliymiş.13706289_10154138587862891_877503299_n  Kokteylin yanındaki mini çuvalın içi yer fıstığı dolu, adetiymiş fıstığın kabuklarını yere atmak. Yere çöp atmanın ve sakız çiğnemenin yasak olduğu ülkenin en gözde mekanında yere fıstık kabuğu atmak da ilginç ancak bizim için ilginç mi?Yok canım, i am from Turkey! Ki bu birçok şeyi açıklıyor. Kokteyle dönelim, rengine süsüne aldanıp ard arda hüpletirtken dikkat edilmeli çünkü göründüğü kadar masum değil, çarpıveriyor. İki sling ardından benim ayaklar yerden az biraz kesilmişti:) Hard Rock Cafeye de böylece havalı bir giriş yapmış olduk. Hard Rock o gece kapatılmıştı, Önder’ in arkadaşları da Önder gibi çok cana yakın ve keyifli insanlardı, saatlerce sohbet edip raks ettik ve ardından da civardaki bir gece kulübüne gittik. Çok eğlendiğimizden başka bir şey hatırlamıyorum.

Sabah ekibe katılarak Gardens by the Bay’ i gezmeye gittim. Burası yeşilin her tonuyla dolu, tasarım harikası yerlerden biri. Derin derin nefes almak, yürüyüş yapmak yeşile hayran olmak için doğru bir yer. Bahçe farklı farklı alanlardan oluşuyor ama bunlar arasında en dikkat çekenlerden biri de Supertrees!

13713461_10154138586222891_665253172_n

13689452_10154138682587891_464355439_n13689669_10154138587162891_209754224_n (1)13695737_10154138682217891_178937318_n13695943_10154138682037891_111359674_n

13652661_10154138586582891_896576350_n.jpg

Bu süper ağaçlar bahçe içindeki orkide ve diğer bitkiler için gerekli gölge alanı sağlıyormuş, bitkilerin fotosentezi için güneş ışığını absorbe ediyormuş ve yağmur suyunu toplayarak gerekli sulak alanı oluşturuyormuş.Bu devasa ağaçlar ayrıca binanın soğutulmasında da görev alıyormuş!! Bizimkiler hala ayet okunmuş fasulyeyle uğraşadursunlar… Bu harikalar diyarındaki gezimizden sonra Merlion Aslanının olduğu alana gidip öğle yemeği yedik. Karşımızda dünyanın en yüksek dönme dolabı Sky Flyer ve Marina Sands Bay( üç binanın üzerine oturmuş gemi görünümüyle ünlü yapı. 55. katında bir yüzme havuzu varmış ki sorma gitsin).

 

 

 

Akşam da Marina Sands Bay’daydık, aklımda kalan muhteşem müzik, ard arda yuvarladığım ve beni sabaha kadar uyutmayan expresso martiniler ve dans dans dans. Hani sorsalar ki hayatında en çok eğlendiğin gecelerden biri hangisi, kesinlikle Marina Sands Baydeki o gece ilk beşin içinde. O gece sadece ve sadece dans etmek için yaşıyordum gibiydi…

13689766_10154138587667891_945569397_n13713454_10154138587827891_855046829_n

Singapur’ daki üçüncü ve neredeyse son günümdü. Öğleden sonra Santosa Adası’ nda kapanış partisi vardı. İş buluşmasının son günüydü. Önder ertesi gün dönüyordu. Benim hala ne planım ne de biletim vardı. Güzel müzikler dinleyip, havuzun ve manzaranın keyfini çıkardık.

13695160_10154138587752891_1022844724_n.jpg

Bi ara ben, Önder ve Önder’ in yarı alman yarı filipinli arkadaşı Chris havuzda sohbet ederken Chris bizi Filipinler’ e davet etti. O hafta sonu Filipinler’ in yedi bin adeasından biri olan Puerto Galera adasında ormanın içinde gerçekleşecek çok güzel bir festival varmış “Malasimbo Fest”. Chris kız arkadaşı ve diğer arkadaşlarıyla birlikte orada olacakmış, her sene düzenlenen festival oldukça ünlüymüş ve eğer vaktimiz varsa mutlaka gidip onun misafiri olmalıymışız. Önce benim bir kulağımdan girip diğerinden çıktı ama Önder sıcak baktı. Eğer dönüş biletini değiştirip işlerini de yoluna koyarsa gideriz dedi. Benim için her şey mümkün ama … Aması maması yoktu aslında, akşam Önderle bilet baktık, konuştuk, gidelim dedik. Hem benim de rotam belli olurdu, filipinler dalış yapmak için de muazzam dalış noktalarından biriydi, belki dive master olarak çalışır bir yandan da gezmeye devam ederdim. Tamam dedik, plan gibi plan, gidiyoruz. Ben bileti aldım, aldım almasına da Filipinler bir aylık turistik gezi için vize istemiyor ama dönüş biletini göstermeyi ise şart koşuyor. İşte bu benim için oldukça zorlu! Ne zaman nereye gidecektim? Çevresinde hangi ülkeler vardı bi göz attım, skyscannerı açtım ve yaklaşık 3 buçuk hafta kalacak şekilde dönüş biletimi Kota Kinabalu’ ya aldım. Kota Kinabalu mu? Kokteyl ismi gibi, ay neresi burası? Neyse vize istemiyor ve uçak bileti çokı ucuz. En olmadı yakarım bu bileti, şimdi çok fazla seçim şansım yok. Yarın Filipinlere gidiyorum. Filipinler’ e. Yaklaşık yedi bin adası olan cennete! Daha iki hafta önce Kamboçya’daydım, sonra Tayland ve birden Singapur, yarın da Filipinler. Ben böyle şaşkınlık içindeyken, biraz da telaşlıyken Önder golü attı: Ayşe ben Filipinler’ e gelemiyorum!

Anlamadım?!

Gelemiyorum, bileti çeviremedim, işler de tarihe uymadı ama sen git, Chris ve kız arkadaşı sana yardımcı olur, merak etme çok iyi insanlardır!

Oooooooo 1 2 3! Filipinler! Maceraya hazır mıyız?

Ne zaman olmadık ki?

Keyifle,

Singapur, Mart’ 16.

 

 

 

Tayland- Şubat’ 16

koh phi phi

Yine mi Taylandddddd! Demeyin. Yine Tayland ama en yeniden. Hem hatırlatırım, kahramamızın ayağı sakat, kalbi özlem dolu. Mercimek çorbası, Türk kahvesi özledim. Bunlar asıl özlemlerimin bastırılmış ve üstü kapalı isimleri. Aslında anne demek, aile demek, dostlarla muhabbet demek bildin mi? Bildin:) Asıl bilmen gereken can dostum Sevda’mın Tayland’a gelecek olması, saatler sonra Bangkok’ ta buluşacak olmamız, onun bana ilaç gibi gelecek olması ❤ Sevda benim üniversiteden, bölümden arkadaşım. Okulun ilk günü kampüste otururken seni çikolata yemeye götürücem, takılırız biraz diyip kandırdım onu. Çünkü biraz takılmadık, on yıldır birlikteyiz neredeyse:)

Adadan ayrıldıktan sonra Bangkok’ a ulaşmam neredeyse yirmidört Asyavari saat. Ne demek Asyavari saat? Ne zaman kalkacağı belli olmayan otobüs saatleri, bitmek bilmeyen sınır kapısı beklemeleri, sıcak çok sıcak demek.

Yolda hep hayal kurdum, geçen aylarımı ve anılarımı düşündüm. Çok heyecanlıydım. Sevda’mı görecektim, sıkı sıkı sarılacaktım ve sıcak duş alacaktım. Evet adada sıcak su yoktu, ihtiyaç da yoktu gerçi ben severim soğuk su ama arkadaş arada bir istiyor insan.

Khao San Road’ a yürüme mesafesinde ancak oranın gürültüsüne uzak kalacak şekilde konumlanmış Royal Hotel Bangkok’ u konaklama için seçmiştik. Nasıl yorgun, nasıl heyecanlıyım! Neredeyse sekiz ay olmuş  gül yüzünü görmeyeli, canımdan biriyle sohbet etmeyeli. Asansörden çıktım ama kalbim de neredeyse yerinden çıkacak, çaldım kapıyı. Aaaa Sevdam! Kanlı canlı karşımda! Kemiklerimiz pamuktanmış, yoksa o kadar sarılıp sıkmaya kırılırdı! Gözyaşları sel, şok, özlem, mutluluk! Sevdam İstanbul kokuyordu, annem kokuyordu, mercimek çorbası kokuyordu, rakı kokuyordu, tüm dostlarım kokuyordu. İçime çektim hepsini. Karşılıklı yataklarda uzanıp, ağlaşıp, şaşırıp, konuşuyorduk. Anlatacak ne çok şey vardı, ne başını bulabiliyorduk ne de sonunu yakalayabiliyorduk. Ama ben önce sımsıcak bir duş aldım. Ayak baş parmağına su değdirmemeye çalışarak nasıl alınabiliyorsa o rahatlıkta aldım işte 🙂 Nil, Emel ve Zehra İstanbul’ dan lokum ve türk kahvesi, cezve göndermişler, kahveyi kokladım, lokumları başucum yaptım:) Her cümle sonu nokta niyetine bir lokum attım:) Canımlar ❤

Hiç planımız yoktu, önümüzde on gün vardı. O gece için en güzel plan, içip hasret gidermek, akışa kendimizi bırakmaktı. Öyle de oldu:) Bangkokta geçirdiğimiz iki gün boyunca ben rehber oldum O turist, liste başı tapınakları, pazarları dolaştık. Masaj yaptırdık, en yerlisinden biralarımızı yudumladık, en güzel Pad Thaileri yedik. Zaten birlikteyken her şey hep en güzeliydi.

Hızlı ve hazlı geçen iki günün ardından Puket’ e bilet aldık. Birlikte hiç uzun yol yolculuğu yapmadığımızdan otobüsle gittik ve oldukça uzun oldu:D Gece bindik, gülüşe konuşa yine Asyavari usulde sabaha vardık. Phuket Kathu’ da PT Otelde kaldık. Bir de motor kiraladık, değmeyin keyfimize. Phuket Old Town’da kahveler içip, akşam Indy Market’ te yemek yedik, müzik dinledik. Indy Marketten daha önce de bahsetmiştim. Sevda kendini kaybedip alışverişe ve yemeye adadı kendini orada:) Adanmayacak gibi değil ki! İki gece de Phuket’ te kaldıktan sonra istikamet Koh Lanta dedik. Benim daha önce gitmediğim minnoş hippi adalardan biri diyebilirim.

Sabah erkenden cruise gemisine bindik, yukarı kata çıkıp güneşlenecek alanı seçtik, yol uzun Güneş de tepemizde, biramız elimizdeydi. Erkekler, kariyer, hayaller başlıca konumuzdu. Saatlerdir yanımızda sevgilisiyle oturan abinin İngiltere’ de yaşayan Türk bi abi çıkması, bizim dumurumuz ve durumumuz oldukça komikti, neyse ki O da çok candandı ve sohbete hep birlikte devam ettik. Bir yandan da umarım her şeyi duymamıştır diye dua ettik 🙂 Geçen iki saatin ardından Koh Phi Phi’ ye vardık, ardından başka bir gemiye transfer olduk ve Koh Lanta’ ya devam ettik. Koh Lanta’ ya varır varmaz bir motor kiraladık ve kalacak yer bulmak için yollara düştük. Sırt çantalarımızı Puket’ teki otelimize bırakıp yanımıza mini çantalarımızı almak çok iyi fikirmiş, böylelikle içimize sinen bir yer buluncaya kadar turladık. Bu da yaklaşık iki saatimizi aldı. Yorgunluk ve sıcak, bunlara eşlik eden açlık ve susuzlukla tam tepemizin tası atacaktı ki tesadüfen girdiğimiz bir yol bizi Long Beachteki doğru adrese götürdü “Lanta Clayzy House”. Cibinlikle çevrili, rengarenk boyalı, minik bungalovlarıyla bir hippi topluluğu, çiçek çocuklar bizi karşıladı. Gözünü maviye yeşile açıyorsun, yıldızlara bakarak uyuya kalıyorsun, güzel insanlarla tanışıyorsun burada. İstersen gönüllü olarak çalışıp ücretsiz de kalabiliyorsun. Biz kız kıza tatil modunda olduğumuzdan gönüllülerden olmadık ama gönlümüze burası için yer açtık 🙂 Muhteşem insanlar ve atmosfer! İki gece kalırız dediğimiz yerde dört gece kaldık, en güzel gün batımlarına şahit olduk, gün doğumunda olmasa da gün ışığında güzel uzun kahvaltılar yaptık, kitap okuduk.

Parmağımdaki dikişleri aldırdım ve ben haftalardan sonra ilk kez denize girebildim, belki biraz erkendi ama can dostumla gün batımında denize girmeye değerdi. Koh Lanta’ ya dair en güzel anılarımdan biri işte bu gün batımı sohbetlerimiz. Kız arkadaşlar iyi ki varlar, onlar seçtiğimiz kardeşlerimiz. Sevgiliden ayrıldığımızda birlikte ağladığımız, ciğersizlere birlikte saydırdıklarımız, sen daha iyisini hakediyorsununa gönülden inandıklarımız<3 Mutlu anları varlıklarıyla eşsizleştiren, sessiz anlaşabildiklerimiz, sarılıp uyuduklarımız, canısılar ❤

Günler geçerken, eğlence tam gaz devam ediyordu ancak hüzün de kendini hissettiriyordu. Sevda İstanbul’ a, işine, düzenine, evine dönecekti ama ben? Planım yok, rota yok, eksilerde bi banka hesabım, hala görmek istediğim yerlerin yazılı olduğu düşler listem vardı.

Gün doğmadan doğacak çok şey olmalıydı benim henüz bilmediğim. Bu süreçte öğrendiğim ve beni sakinleştiren en güzel şey buydu. Sanki bilmiyor muydum? Biliyordum. Ama şimdi inanıyordum ve her şey inanınca başlıyordu. İnanıyordum, mucizeler ve açılacak kapılar vardı.

Puket’ e döndüğümüzde ikimizin de bileti vardı. Sevda’ nın İstanbul’a, benim Singapur’a…

12439386_10154116364213816_2914773721933242222_n

 

Hoşçakal Sevdam, dilim, dostum, kardeşim. Benim daha yolum var ama sen iyi ki geldin!

Keyifle,

Şubat’ 16

Bangkok- Puket- Koh Lanta

 

Kamboçya’15/ 16

Ta ta ta tammmmm!

Döndüm.  Tam da zamanında ve yorulduğumu fazlasıyla anladığım anda. Şimdi uzun uzun dinleniyorum, uyuyorum, kitap okuyorum, yazıp çiziyorum. Çok uzaklarda biriktirdiklerime film izler gibi bakıyorum, gözlerimi kapatıp, göz kapaklarıma yansıtarak yaşadıklarımı.

Mr Starman’ i dayanamamış, kelimeleri daha fazla içimde tutamamış anlatmıştım uyanmak istemediğim bir rüya gibi(starman hikayesi burada). Ondan önce de vize yenilemek için Kamboçya’dan Tayland’a yaptığım kısa ama dolu dolu gezimi paylaşmıştım. İnternetim olduğunda bilgisayarım yoktu, bilgisayarım olduğunda internet sorundu. Blog yazmak da uzundu. Gökyüzüne bakmak varken geceleri, keşfedilmemiş sokaklar tarafımdan istilaya uğramaya açıkken, bileklerime klavyenin kelepçelerini vurmak istemedim.

Döndüm ama öncesinde Tayland’ı (evet evim gibi oldu), Singapur’ u, Filipinler’ i, Malezya’ yı, Endonezya’ yı gözünden vurdum, onlar da beni  kalbimden.  Hepsinden önce Kamboçya’ yı analım. Yaklaşık beş ayım geçti orada ama yarısını bile anlatamadım belki. Dolunaylar, yıldızlı geceler, sabahı gören partiler, erkenden uyutan dalga sesleri, dalış yapa yapa ahbap olduğum ve kendimce isim koyduğum balıklar, adadaki Türk hakimiyeti, İtalyan mafyası, Fransız ekmeği, Alman birası. Beyaz peynir, çay ve simite hasret kaldığımız; tekilaları dolmalık biberin, kokteylleri Hindistan cevizi ya da ananasın içinden içtiğimiz, yüzümde kocaman gülümseme, kalbimde en derin iz bırakan günlerle Koh Rong Adası.

sale

Tatlı mı tatlı Bora abiyi adamızın kralını, sabahları ben dalışa gitmeden önce nereden bulduysa bana beyaz peynir ve zeytinle kahvaltı yaptıran, dalıştan sonra iskelenin tam karşısında kocaman gülümsemesiyle karşılayan biricik Mert’i,  su altındaki ve üstündeki daimi eşim Şule’ yi, gülmekten kırıp geçiren Ceyhun’ u(nam-ı değer JJ), sofistike prenses Pınar’ ı, karizmatik doktor ve en derin sohbet arkadaşım canım Deniz’i, teras konuşmalarımızı ve  kadrajını sevdiğim Serkan’ ı, modumuza göre elimize kokteyller tutuşturan ve harikalar yaratan Yunus’ u,  kocaman gözleriyle hiç ayık görmediğim Serkan 2’ yi, elleriyle mutfakta kalbiyle yanımızda harikalar yaratan Adile’ yi, yakışıklı ve çapkın aşçımız Arda’ yı ve Kıymet annemi, kendi gibi uzun geceleri müzikleriyle renklendiren DJ’imiz Sezgin’ i, adamızın çiçeği Sevde’ yi, deliliği ve yorumlarıyla Aysel Gürelle yarışabilecek Tolga’ yı, elinden kadehi eksik olmayan biricik Şebnem’i, efendilikte ve yakışıklılıkta sınır tanımayan geceleri ise ayık göremediğimiz ipek gömlekleriyle barmenimiz Bahadır’ ı, lahmacun yaparak ve çaldığı 90 larla bize gurbette memleket hasreti yaşatmayan Cenker Abimizi, ahşapla harikalar yaratan Mehmet Abimizi, Bot saatlerini ve iskele kurallarını hatırlatıp ardından elindeki mikrofonla giden botların ardından titanik müziğini seslendiren  canım Eser’i, işkolik bir o kadar komik Mustafa’ yı, filenin prensi Emir’ i, her notası farklı Mehtap’ı, Neslihan’ı, Ömer’ i, eşsiz danslarıyla Pınar’ ı, ağır abimiz Serkan’ı, gün doğumlarının yogisi Settar’ ı, Berk’ i Fevzi’ yi, bıçkın delikanlı Hamza Abiyi,  Nes Nes’ i, tasarımlarıyla harikalar yaratan Yeşim’ i ve muhteşem vafıllarıyla sevdiceği Engin’ i, Cenkay’ ı nasıl bir kerede anlatayım ki… Hepsinin kendine has sayfalarca hikayesi varken ve ben bu insanlarla beş ay birlikte yaşmışken birkaç satıra sığdırmaya çalışmak haksızlık onlara ve anılarıma. Kelimeler eksik, anlatmaya çalıştığım sahneler hem yarım kalır.

Bunlar hep kitaplık hikayeler. Ünlemi ve üç noktası bol cümleler…

Altı aylık vize işlemlerim için Tayland’ da gidip Kamboç ya Koh Rong adasına dönerken çok karışık duygularla baş etmeye çalışıyordum. Tayland benim ilk göz ağrım, yeri başka. Nasıl oluyordu da büyük bir hiçlik ama hiçlikten fazla çokluk barındıran ada beni böyle fethetmişti. Gelin evinden damat evine gitmek böyle miydi? Hem gidiyor hem ağlıyor muydum?

Evet.

Adaya döndükten sonra bungalov ve restoranttaki müdürlük işimden ayrılıp dalış merkezinde çalışmaya başladım. Haliyle Tree House Bungalovlardaki bungalovumu bırakıp merkeze geldim( merkez, iskelenin olduğu yer ve her yere yürüme mesafesi on dakika. Adada taşıt yok demiştim değil mi?) Sabah sekiz gibi kalkıyor, güneşi selamlıyor, bazen sahilde sabah koşusuna çıkıyor ardından da dalış merkezine gidiyordum. Ben ve Şule dive master-usta dalgıç olma yolundaki çıraklarız, dolayısıyla tüm ayak işlerini tabii ki biz yapıyoruz. Dalış botunu kontrol et, dalgıç listesini kontrol et, yemek siparişlerini ver, bota ekipmanlarını götür, eksikleri bildir, gıcıklık olsun diye senden kahve isteyen dalış eğitmenine kahvesini götür, şekerini at:) Ne zor hayat!

Ben böyle böyle dört ay dalışa gittim, geldim, akşamları bazen partilere bazen de uzun tatlı sohbetlere katıldım, bazen de kitabımı alıp odama çekildim. Uzun süreli bir yerde kalınca kendi rutinin oluyor, alışıyorsun her şeye. Alışmak bazen iyi bazen kötü. Bazen uysallaştırıyor ve iyileştiriyor seni, bazen körleştiriyor, yanındaki güzellikleri ve nelere sahip olduğunu göremiyorsun. Dozunda almalı.

nite

Derken krismıs oldu, gündeme Mr. Starman düştü, ardından o gitti hayallerim suya, suya da yeni yıl fişeklerinin yansıması düştü. Sımsıcak havada, incecik askılı mavi elbisem, yalın ayaklarım, kokteylimle plajda geriye saymak varmış 2016’ nın bahtında… Ondan geriye sayarken dileklerimi de ileriye sarmaya ard arda sıralamaya başladım. O zaman anladım ki ben bu adada uzun kalamayacaktım. Bu kadar değildi göreceklerim. Ben sabittim adada, gelenler değişiyordu ama ben gelenleri değil gidecek yerleri merak ediyordum. Ne zamandı ayrılık vakti, iki tarafı da incitmeden?

cr

Derin izler bırakırdı bende ama artık alışkanlık mıydı bu ada sevdası? Çok sevdiğim için mi buradaydım yoksa çok rahat olduğum için mi? Bu soruları çözmem içim ipuçlarına ve iki aylık zamana ihtiyacım varmış meğersem. Akıntıya bıraktım, gelip geçen botlarla birlikte bana gelecek haberleri de beklemeye başladım. Kime sorsam olmuyordu, boşa koysam dolmuyordu. Ben kendim bulacaktım cevapları.

Ocak ayının ortalarında az çok kararımı vermiştim. Adadan ayrılacaktım. Ay yoksa ayrılmayacak mıydım?  Dalış ofisindeki planlar umduğumuz gibi gitmedi. Sezon düşüktü, fazla dalgıç gelmiyordu. Durum böyle olunca dive master olduktan sonra ofiste bize ihtiyaç olmadığı ve dolayısıyla ücretli çalışamayacağımız gerçeğiyle yüzleştik. Ben ve Şule. Şule’ nin İspanyol sevdiceği de adada çalıştığından O kalacaktı kurstan sonra. Beni tutan ne vardı? Hala bir işaret bekliyordum karar vermek için ve bu yeni senaryo sanırım ilk işaretti. Dalış kursum bittikten sonra ofiste çalışmayı bıraktım. Benim bu yolculuğum boyunca en sık karşılaştığım sorulardan biri de- bunu sadece bizim memleket merak ediyor, çünkü önceliğimiz kendimizi garantiye almak ki bu başlı başına başka bir yazı konusu- geçimimi nasıl sağladığımdı. Yabancılar bu konuya çok takılmıyor, yeter ki iste mutlaka bir yol bulursun, yol yoksa kendi yolunu oluşturursun felsefesini oldukça benimsemişler canını sevdiklerim. Ama ben sizi çatlatmayacağım, derin bir nefes, hazırsanız anlatıyorum: Bungalov ve restaurantta müdürlük yaparken de, dalış ofisinde de konaklamamı ve yemeğimi karşıladılar. Şartlara ve anlaşmanıza göre belki cüzi bir miktarda haftalık da alabiliyorsunuz(Dünya’ nın her yanındaki fırsatlar için http://www.workaway.info) . Mesela eğer dalış merkezinde ücretli olarak çalışma imkanım olsaydı, onlar konaklamamı ve yemeğimi karşılayacaklardı, ben de yaptığım dalışlarda dive master olarak payıma düşeni alacaktım. Kaç kişiyle dalış yapıyorsanız komisyonunu alıyorsunuz. Oldu mu, olmadı. Pes mi edecektim? HAYIR.

Gerçekten ne yapmak istediğime karar vermeye, odaklanmaya çalıştım. Ne de olsa ben bunun için yola çıkmıştım; mucizelere ve kendime inanmak! Adadan ayrılma düşüncesi içimi sıkıyordu, demek ki daha zamanı değildi. Ne yapabilirim diye düşünmeye başladım. Acaba adaya küçük bir kahvaltıcı mı açsaydım? Kahvaltıyla mutluluğa ilişirdim, mutlu mesut geçinip gider miydim? Böyle bir yatırım yapmalı mıydım? Dahası bu yatırımı nasıl karşılardım? Kafamda deli sorular…

IMG_9261

Birgün Deniz’ le (doktor civanım) sohbet ederken mutfaklarında- Dr Deniz ve Pınar, adada ‘The Rising Sun Guesthouse’un sahibi- yardıma ihtiyaçları olduğu söyledi. Benim kahvaltı hazırlamak için onlara destek olmamı teklif etti. Daha muhteşem bir teklif olamazdı! Kendi kahvaltıcımı açmıyordum ama menü tamamen bana aitti! Ertesi gün başladım. Paniniler, omletler, krepler, kahveler…Değmeyin keyfime! Biri mucize mi dedi:)

*Kahvaltılık not: If you feel like you don’t fit  in this world, it is because you are here to help create a new one!

O sıra(şubatın ilk haftaları) dalış için final sınavlarımdan birini verecektim: Yüzme testi. Sabah cafeye değil dalışa gittim, tekne kalabalık. Son dalışımı ve testimi de tamamladıktan sonra tekneye döndüm ve ekipmanlarımı toparlıyordum ki o kalabalık ve benim bir anlık dikkatsizliğim sonucu dalış tüpü elimden kaydı ve ayak parmağımın üzerine düştü! O crackk sesi, o kan, o parmak, o mide bulantısı ve baş dönmesi! Hala hatırladıkça bir garip oluyorum. Yine aynı duygular basıyor her bir yanımı. Dalış eğitmenim ilk müdahaleyi yaptı ama yarabbi ne acı! En yakın hastaneye gitmem için önce adaya sonra karaya gitmem gerek ki nereden baksan üç saat! Adada klinik yok ama ben ballı böcek olduğumdan en canısı arkadaşım doktor:) Deniz’ in yanına koştum- deyim yerindeyse koştum, aslında süründüm! Deniz tek kelime etmedi parmağımdaki yarığı görünce ama gözlerinden anladım, aferin, dedi. Barın ortasına oturdum, göz yaşları sel, acım biberden beter. Elime bir kokteyl tutuşturup ağrı kesici sardılar. Kamboçya usülü 😉 Deniz aldı eline iğne ipliğini, dikti parmağımı dantel gibi. Su yok, kum yok dedi. Ama Deniz, biz adadayız!

İşte böyle a canlar, beklediğim işaret çok net geldi! Evrenden mesaj net: Çek ayağını artık bu adadan! Biraz iyileştikten sonra Tayland’ a gitmek için hazırlandım. Herkes hasta olunca eve dönmek ister. Ben hasta, ben sakat, ben huysuz… Ancak Tayland benim Asya’ daki ilk evimdi ve canciğer dostum Sevda da Tayland’ a gelecekti. Zamanlama oldukça güzeldi.

IMG_8967

Buhranlı birkaç haftadan sonra gözlerim dolu dolu veda ettim adaya ve adadaki aileme. Teşekkürler Koh Rong, sen beni aşık ettin kendine, yuva oldun yalnızlığımda, yıldızlarla üzerimi örttün anne oldun, balıklardan kardeşler verdin aile oldun. Muhteşem insanları karşıma çıkardın, unutulmaz hikayeler yazdırdın…

Şimdi yeni hikayeler yazma zamanı…

Keyifle,

Eylül’15-Şubat’16

Koh Rong Adası-Kamboçya.